Hayat koybolduğunu sandığımız günlerin içinde saklı...

Perşembe, Ekim 19, 2006

Batının yeni düşmanı


Dikkat ediniz, bundan bir 6 yil once ne din, ne iman, ne basortusu uzerine konusuyorduk. Turkiye'de bir Erbakan Hoca vardi ve marjinal bir cevresi bulunuyordu, yine tarikatlar vardi, yine insanlar ordudan irtica nedeniyle atiliyordular ama bu denli toplumda Islam'a kayis soz konusu degildi. Dikkat ediniz, turban, oruc, namaz, hac ve umre su anda dini vecibelerle uzaktan yakindan alakasi olmayan bir zumre tarafindan uygulanmaya baslamistir. Ornegin sarkici Mazhar Alanson Umre'ye gitmenin bir festivale gitmek gibi oldugunu soylemektedir.

2001, 11 Eylul'den sonra Dunya konjokturu degisti. Su an butun Bati ulkelerinde birinci dusman ve rejime karsi en buyuk risk Islam olarak goruluyor. Soguk savastan sonra basta ABD ve bati ulkeleri radikal Islam'i kendilerine dusman ilan etmislerdir. Musluman azinlik, yasadiklari bati kulturlerinde koseye sikistirilmis durumda. ABD baskani onlari "Islami Fasitler" olarak niteliyor. Ingiltere'de disisleri bakani Jack Straw musluman kadinlarin carsafi cikarmalari gerektigini, bu goruntunun ilkel oldugunu soyluyor. Fransa'da universitelerde turban yasaklanmis durumda. Avustralya'da basbakan John Howard Islam'in kadina yaklasimini gecenlerde elestirmisti.

Yeni soylem ise Kuran'in icersinde zaten fanatizm bulundugu ve baska dinlerdeki insanlarin kafir (infidel) olduklaridir. Papa gecenlerde yaptigi cikisla yine musluman dunyada buyuk tepkilere neden oldu. Danimarka'da gectigimiz aylarda karikatur krizide zaten Papa'nin yaptiklari gibi patlamaya hazir bir bombaya sadece kivilcim olmustur.

Gelismis ve modern sifatlarini tasiyan bir Musluman ulke yoktur. Teknoloji, bilim, sanat ve muzik hala Bati ulkelerinin tekelindedir. Islam gecen 1000 yil icerisinde bir aydinlanma devri gecirememis, bati modernizmine bir tepki gibi batinin yaptigin tam tersini yapmaya devam etmektedir. Durum odur ki Bati sonunda Islami kendine gore modernize edecektir. Buradaki tek sorun petrole dayali bati ekonomisinin acmazidir. Her ne zaman batili endustri ve dunya petrolden uzaklasmaya, orta dogudaki petrol yataklari kurumaya basladiginda islam ya daha hizli radikallesecek yada batili devletler Islamin modernlesmesini saglayip bu bolgeleri ve yore halkini tuketim toplumuna cevirecek ve batiya entegrasyonu saglanacaktir. Cok uzun bir zaman degil 10 ila 20 yili asmayacak bir donemden bahsediyoruz.

George Bernard Shaw'un dedigi gibi, yasamimiz, yasadiklarimizla degil, beklentilerimzle sekillenmiyor mu?

Son durum...


Ne de bir tesaduftur ki, Fransa sozde Ermeni soykirimini inkar edenleri cezalandirmak icin bir yasa cikartmak icin meclislerinde karar verdi, ayni zamanda 1 milyon Ermeni'yi katlettik diyen Orhan Pamuk Nobeli aldi. Basindan takip ettigim kadar, Orhan Pamuk'u toplumun yarisi zaten kafalarinda linc etmislerdi. Eurovision Sarki Yarismasini kazansa artik kendini toplumun o tarafina sevdiremeyecek.

Ben Orhan Pamuk'la 1991 yilinda Tesvikiye'deki evinde tanistim. O yil fotografci olarak Marie Claire dergisinde calisiyordum, yanimda roportaji yapacak olan sevgili Ayse Cubukcu vardi. Beni Orhan Pamuk'un hayati yada o andaki evi falan hic etkilememisti. Deli gibi sigara ictigi belliydi. Ev lesh gibi sigara kokuyor, dokulmemis temizlenmemis kul tablalari butun evin heryerindeydi. Kitipiyoz bir tipi vardi Pamuk'un. Daha sonra romanlarini okudukca, hem dilini, hemde hayata bakisi ilginc geldi bana.

Simdi onlarca Pamuk alehtari email geliyor, efenim hic calismamis, ana baba parasi yemis, sunu yapmis bunu yapmamis.

Turk toplumu sunu anlamiyor herhalde. Sirf Ermeni'leri kesti dedi diye bir yazara Nobel verilir mi? Nobel odulunu cok aldik ta geri versek daha mi iyi olur? Hic akl-i kerim bir insan boyle sey der mi? Sydney'de gidin her kitabevinde Orhan Pamuk'un kitabini bulabilirsiniz. Ingilizce konusan arkadasiniza hediye edebilirsiniz. Yok baska bir ornek. Bu yazar satmasa Ingilizcesini basarlar mi?

Aka ak derken karayada kara demeyi bilmesi gerekiyor bazi guruhun.

Belleğimde Boşluklar

Havalar döndü, kış geliyor. Mart ayından sonra Sydney yazı kaybeder, gündüzleri sıcak akşamları ise kazak giydirir insana. Eski townhouse evlerde ev iceleri soğuk olur, dışarısı ise sıcak. Cansıkıcı bir durumdur, üşür ve ısınırsın. Vücudun mevsimin gereği yorgun düşer ve ilk aldığın grip virüsü ile hasta olur 7 ila 10 gün yatmaya başlarsın.

Havalar soğuduğunda dimamın açıldığını hissediyorum. Beynime daha çok oksijen gidiyor gibi. Ellerim ceplerimde soğuk sokaklarda yürüdüğümde bu daha fazla oluyor.

Ankara aklıma geliyor. Lise hayatımı geçirdiğim, yaşamak için zorlandığım Ankara. Cebeci Aktepe parkından Sıhhiye'deki Atatürk lisesine yürürdüm. Bu yürüyüş uzun olsada bazen keyiflide olurdu. Cebeci Camii yanında oturan Cumhur Isbirakmaz'la okula doğru yürürdük. Karlı yada yağışlı günlerde Ikarus EGO otobüslerine binerdik. Bu keyifli değildi özellikle sabahları. Üzerimizde kaban yada paltolarımızla otobüse biner, konserve kutusu misali tıkış tıkış otobüste terler, oradan tekrar çıkar okula kadar yürürdük. En ufak ter yada ısı farkı beni hasta ederdi.

Henüz 15yaşındaydım ve çamaşır, ütü, yemek, soba, temizlik birde üzerine okulla uğraşmam gerekiyordu. O zamanlar bu yaşadıklarım bana normal gelsede, bu haksizliği annem ve babamın bana nasıl yaptığını hala merak ediyorum.

Evden ayrılışım 15 yaşında başladı ve hiçbir zaman sonlanmadı. Ankara, Istanbul ve Sydney. Meğersem 1970'lerde annemle geçirdiğim o mutlu günler ve yıllar ne kadar göreceliymiş. O küçük yaşta damarlarımdan akan yalnızlık hala sonlanmış değil.

Yaz ortası hatırıma gelen birkaç şey...

Noel tatili, yeni yil derken yilin nerdeyse ikinci ayina girdik. Geçtigimiz birkaç gün uzun, nemli ve gecede isitan sicaklari yasadik. Neyseki aradada bir yagmur yagiyor, yine ortam serinliyor.

Sürekli ayni seylerden sikayet ediyoruz. Uzun ve isisini kaybetmeyen yaz günlerinden, Türkiye'nin... Halbuki burada ne yazik ki o özledigimiz yaz günleri yok. Nem ve gereksiz sicaktan organlarimin agridigini, kendimi dinç hissetmedigimi düsünüyorum. Yoksa bu havaya bagli degil, artik geriye sayim basladi ondan mi?

Sungurlu'da kuru ve tozlu sicaklar vardi. Bazen bir ruzgar eser bizleri serinletecegine dahada kavururdu. Sam yeli. Kisa bir yaz yagmuru yagdiginda ise, hava toprak kokardi. Geriye ise çamurlu sokaklar kalirdi. Zamanin gecmedigini sandigim, o yillardan beynim sadece bir kaç enstantane hatirlasada, kokulari hiç unutmuyor. Yagmur, pis kokan bir diken (ki yagmurdan sonra Sungurlu bu dikenden çikan ve beni rahatsiz eden bir kokuya burunurdu bazi zamanlar), balmumu, polen, leylak, gül, ayva ve parapoli maddesi.

Bush ve Kerry

Geçenlerde kablo televizyonda, Bush ve Kerry hakkinda bir program vardi. Kerry'nin Yale'i bitirdikten sonra, 6 yil orduda kalip, daha sonra Vietnam'da savastigini ve dönüste nasil bir savas karsiti oldugunu anlatiyordu. Bush ise ayni dönemlerde savas pilotu olmus ama herhangi bir savasa katilmak, kendisine nasip olmamisti.

Aslinda bütün programda Kerry'nin hiç de bos tüfek olmadigini, Bush'un ise babasinin yolunda yürüyen, silah ve petrol zenginlerinin nasil borazani oldugu anlatiliyordu. Son bölümü SBS (http://www.sbs.com.au) da 3 Kasim'da yayinlanacak.

Daha önce baska bir programda seyretmistim, Bush'un orduda aradigini bulamayinca ve dönüste petrol isinde de hersey ipe sarinca Harward'a gidisi ve dönüste gereken yerlere cabucak nasil geldigini. Tabii alkol yakasini ne yazik ki hiçbir zaman birakmamis anlasilan.

Geçen dört yilda dünyanin içinde oldugu kepazelige bakin. Dokuz Eylül ve ardindan Afganistan ve Irak savaslari. Amerikan ekonomisinin dibe vurmasiyla artan petrol fiyatlari. Guantanamo Bay deki Amerikanin dünyaya meydan okurca, herhangi bir yasal ve insan haklarina saygisi olmadan insanlari kafeslere kapatmasi. Çok belirgin bir sekilde Müslümanin Müslümanim demekten çekindigi bir ortam. Ozellikle Westte yasayinca bu ortaya daha fazla çikiyor. Islami terorizm jargonu ve ABD'nin SSCB'den sonra israrla aradigi bir gerginlik ortami.

Kerry'nin kazanmasi güç görünüyor, bakalim önüzdeki hafta görecegiz, Amerikan halkinin ne kadar kandirilip kandirilmadigini, yeteri kadar salak olup olmadiklarini.

Mevsimler...öğlen kahvesi...

Ilk yillarda insan kendi kendine sunu diyor, yillarca alistigim mevsimler tepe taklak oldu. Sonra meyvalar ve sebzeler nasibini aliyor. "Türkiye'de ki tad yok burda" diye. Deniz, denize ne demeli. Deniz yok ki zaten okyanus var. Köpek baliklari ile dolu, dalgalar yigini bir okyanus.

Aliskanlik nede zor vazgecilen bir sey degil mi? Su an büyümekte olan kizima bakiyorum, asla denedigi ve tadini sevdigi yiyecekleri, yeni belkide dahada sevecegi baska bir yiyecekle riske atmiyor. Var olan ona yetiyor. Ama ilerde anlayacak ki yenilik heyecan, heyecan serüven demek. Pesinden gitmeye degecek serüvenler. Elinde var olani riske atmaya degecek olanlar.

Ogle yemegi ve ardindan "short black". Biraz aci, ama kahveyle agiz ve damagin tam anlamiyla bulustugu bir an. Ornegin "Cappucino" ictigimde ayni zevki duymuyorum. Bana "long Black" te ayni keyfi vermiyor.

Az ve kisa bir tad, çabuk bitecegini bildigim, hizli davranmam gereken. Quadrangle Building'in o ust katinda minik masalarin üzerinde okudugum gazetem ve "short black". Saat 1:30 u gösterdiginde ben oradayim, her is günü.

ü ö ç harflerini Ingilizce klavyede yazabilmeyi bana gösteren Ferit C. ye tesekkurler http://pisi.uludag.org.tr:8080/zemberek_web/

Başlangıçlar...

Herseyin bir baslangiç öyküsu vardir. Benim Avustralya öykümde 1995'de basladi. 23 Nisan'da bindigim uçak beni 25 Nisan'da bir Anzak gününde Avustralya'ya getirdi. Havaalanindan kalacagim yere dogru giderken yollar bombostu.

Sydney'de havaalanindan sehre giderken ilk gördügünüz yer o zamanlar Mascot'tu. Daha yeni baglanti yollari açilmamisti. Redfern tabelasindan sola sapar Mascot içinden sehre baglanirdiniz.

Mascot o zaman bana çok köhne geldi. Iste Sydney burasi dedim kendi kendime, çünkü ilk gördügüm yer oraydi. Begenmemistim gördüklerimi, binalari, mimariyi. Sonra Paramatta Road, o çirkin binalar. Günler geçip sehre inince yanildigimi anladim. Sydney körfezi çok güzeldi. Harbor Bridge, Opera House ve Circular Quay birbirlerine çok yakisiyorlardi.

Sydney'de geldigim Istanbul gibi bir su yoluydu, martilari ve gidip gelen vapur (ferry) leriyle benzesiyordu bu iki kent.

Heyecanim çoktu, biraktigim 27 yil ve yeni baslayan bir gelecek burada diye düsünmüstum kendi kendime. Belki mutsuz olur geri donerim kimbilir. Ama olmadi bir geri dönüs. Israrla burada yasamaya devam ettim. Girdigim geri dönüs girdaplari, çaresizlikler, sonsuz bir yalnizlik duygusu beni daha da biledi. Sydney'i mekan ettim kendime.