Hayat koybolduğunu sandığımız günlerin içinde saklı...

Cumartesi, Ağustos 25, 2007

Fotograf ve Video


Belgesel seyrederken bazen akan görüntü donar ve görüntü bir fotoğrafa dönüşür. Sonra kamera o görüntü üzerinde yavaşça zoom yapar. Belkide saatlerdir seyrettiğimiz film bir fotoğraf karesinde özetlenmiş gibidir.

Fotoğraf ve video (akar görüntü, film) arasındaki fark telefonda konuşmakla, mektup yazmak arasındaki fark gibidir. Birinde düşünmek için zaman, diğerinde anlatılması gereken için kurulan daha uzun tümceler.

Ben videoyu da, fotoğrafida seviyorum. Bazen içerikli ve güçlü bir fotoğrafı gösterdiğimde, suçun tanımlandığı bir delil gibi etki bıraktığını biliyorum. Film'de ise anlatılanı aktarmak için zamana ihtiyacımız var.

Peki hangisini üretmek daha kolay, tabiki (none of the above) hiçbirini! Ben kolay olan birsey bilmiyorum. Aksiyon içeren hersey zordur. Zor ile kolay arasında ki fark, yine bizim neyi nasıl gördüğümüz ve yorumladığımıza bağlı değil mi?

Domino taşlarını dizerek rekorlar kitabına giren insanların o taşları doğru dizmek için harcadıkları zamanı düşünsenize.

Ekim 2006 da ilk kisa film deneme mi yaptım. “Üst Kat” (http://ustkatupperfloor.blogspot.com/) bana zor ile kolay arasında ki farkı yeniden yaşattı. Fotoğrafla anlatmayı başardığımı sandığım birçok şeyin, video (film) le ne kadar zor anlatıldığını gördüm. Benim için zor tabiki görece birsey, sizin için belki kolay olabilir.

Su anda dünyada kaç tane fotograf çekildiğini düşündüm. Albümlerin arasında, filmler üzerinde, ya da binlerce hard disk te saklı.

Çok olmalı.

S. Soytemiz, Sydney

Cuma, Ağustos 24, 2007

Manastir'a doğru bir yürüyüş...

Küçük bir patika vardi. Okula eğer Güllü Abla'nın evinin önünden tepeye doğru tırmanarak gidersem burayı kullanırdım. Arkın içine girmeden patikadan yürüyüp Atatürk İlkokuluna yollanırdım. Sungurlu, Bahçelievler bana kis günlerinde, soğuğu, çamuru ve üşüdüğümü hatırlatıyor. Yasamak bir mücadeleyi gerektiriyordu özellikle benim gibi küçük bir çocuk için. Daha yaşım 7- 8 ken, kopeklerden, arkın içine yapılmış kakalardan, yumurta kokan, sobası tüten sınıflardan başka geriye birsey kalmadı aklımda.

Bahar aylarında Manastıra doğru yürüyüşe çıkardık. Tarlaların bitipte doğanın el değmemiş tepe sırtlarında önce mavi çiğdem, sonra koku yenebilen sari çiğdem bulurduk. içmeler denen hayvanların da su içmeye geldiği çeşmelerin yanına gidip dinlenip dönmek uzun zaman aldığı için geziyi sabah erken başlatırdık. Toprak, başak ve hiçlik kokan Sungurlu manzarası Manastır sırtlarından güzel görünürdü.

İlk işim Türkiye'ye gittiğimde manastırın resimlerini çekmek olacak, yıllar sonra.

Çocukken yorgunlukların sonrasında uyuyakalırdım. Derin ve beni yükseklere taşıyan bir uyku. Uyandığımda hala tatlı bir yorgunluk olurdu. 1997 den buyana böyle bir uyku ne yazık ki yanıma ilişmedi. Bu uykuyu da çok özledim. Sayısını, ne olduğunu unuttuğum ve özlediğim birçok şey gibi.

Durağan bütün evrende birsey ne yazık ki yok. Evet oldu, bundan sonra böyle denebilecek birseyde yok. Hersey değişiyor, devamlılığı olan hicbirsey yok.

"I remember Paris in '49.
The Champs Elysee, San Michelle
And old Beauolais wine.
And I recall that you were mine
In those Parisienne days.

Looking back at the photographs.
Those summerdays spent outside corner cafes.
Oh, I could write you paragraphs,
About my old Parisienne days."


G. Moore - Parisienne Walkways